Kategori: Blog (Page 1 of 3)

BURSA-ULUCAMİ

Bursa Ulucami Türkiye’deki ulucamiler içindeki en büyük ulucamidir ve Osmanlı döneminde yapılan ilk ulucamidir.1396-1400 yılları arasında Yıldırım Beyazıd tarafından yaptırılmıştır. Mimarının Ali Neccar olduğu tahmin edilmektedir. Caminin inşasına ait bir menkıbe vardır. Rivayete göre; Yıldırım Bayezıd, Niğbolu muharebesini kazanınca yirmi cami yaptırmaya karar verir. Bursa’ya geldiğinde bu fikrini damadı olan Emir Sultan Hazretlerine söylemiş, O’da yirmi cami yerine yirmi kubbeli bir cami yapılmasını tavsiye etmiştir. Caminin yeri de Emir Sultan’a, rüyasında manevi bir işaretle gösterilmiş, ertesi gün bu işaret edilen yerde çimen bittiği görülerek caminin yeri tespit edilmiştir. Karar padişaha bildirilmiş, padişah da bunu uygun görerek caminin inşasını başlatmıştır. Cami, Niğbolu zaferinde kazanılan ganimet mallarıyla yaptırılmıştır. Caminin ilk imamı, Mevlid-i Şerif yazarı Süleyman Çelebi’dir. Mevlid-i Şerif’i yazmasına vesile olan meşhur hadise burada cereyan etmiştir. 1409 yılı Ramazan ayında ikindi namazını müteakip kürsüye çıkan vaiz efendi, konuşması esnasında “Rasüller arasında fark yoktur…” (Bakara 285) ayetinin tefsirini yaparken, cemaatten biri itiraz ederek “Risalet yönüyle aralarında fark olmasa bile benim peygamberim Hz. Muhammed fazilet açısından hepsinden üstündür.” der. Bu mesele tartışma konusu olur. Bu konuşmaya şahit olan Süleyman Çelebi o dakikadan itibaren Hz. Peygamber’in faziletlerini anlatan Mevlid-i Şerif’ini yazmaya karar verir. Mevlid-i Şerif Türkçe yazılmış olup yaklaşık bin beyittir. Camiyle ilgili genel bilgilerden sonra asıl bu yazıyı yazma sebebim olan camide gördüğümüz hat sanatından bahsetmek istiyorum. Ulucami hüsn-i hat sanatı yönünden oldukça zengin bir cami. Camiye ilk girdiğiniz andan itibaren levhalardaki değişik tarzda yazılmış hatlar insanın hem gözüne hem gönlüne hitap ediyor. Ancak bununla birlikte bu ihtişamlı hat eserlerinin anlamını da merak etmemek mümkün değil. Bu yazıda Ulucami’deki bazı hat eserlerinin anlamlarını paylaşmaya çalışacağım.

vav harfini camide sıkça göreceğiz. Bu levhada dört tane vav iç içe geçerek büyükten küçüğe yazılmıştır.
“ve lillahilizzetü,
ve lirasulihi,
ve lilmüminine, velakinnelmünafikine
la ye’lemun.

“İzzet –üstünlük, şeref- Allah içindir ve resulü
içindir ve müminler içindir ve lakin münafıklar
bunu idrak edemezler, anlayamazlar.’’

(Münafikun Suresi 8. Ayet)

‘’İttekül vavavat ‘’
Karşılıklı olarak duran 4 adet büyük vav harfinin ortasında Hz. Peygamber(sav)’in
hadisi yer almaktadır:
‘’Vavlardan sakınınız.’’
Bu vavların insanlara ağır yükler getirebilen bazı işleri işaret ettiği düşünülmektedir. Velayet, vekalet, vaad, vasiyet, vakıf malı, vallahi kelimesi gibi.

Çiçek desenine benzetilen bu levhada sol alttan başlayıp saat yönünde ilerleyerek Nas suresi yazılmıştır.

Orta bölümde ise euzubesmele ve ‘’Nas Suresi-Mekke’de inmiştir. Altı ayettir’’ yazılmaktadır.

Caminin kuzeydoğu köşesinde yazılı olan bu hadisi şerif:
‘’Re’sul hikmeti mehafetullah’’
‘’Hikmetin başı Allah korkusudur.’’
yazmaktadır.

Bu hadisin hemen altındaysa cemaatte rahmet ;ayrılıkta azap vardır hadisi yazılıdır.

Osmanlı’nın simgesi olan tuğraya benzeyen bu eserde hadisi şerif olan:
“Şefaati li ehli’lkebâiri min ümmetî”
‘’Benim şefaatim; ümmetimden büyük günah sahiplerinedir’’
yazmaktadır. Ne umut verici bir hadis…

Hac ile ilgili olan bu yazının, o dönemlerde aylar süren hac yolculuklarında görülen kafileleri, sıra sıra dizilmiş deve kervanlarını anımsatmaktadır. Yazının okunuşu şöyle:
“’Netehaccecü, bitehaccüci, tehaccecü, bihuccaci, tehaccacet, bitahcici, haccecet, haccanbî’
‘’Biz haccederiz hac yapanlarla, sen de haccedersin hacılarla, hac yap benim hac yaptığım gibi, hac yap (kafilemdeki) hacılar gibi’’

Ulucami’deki en dikkat çekici yazılardan biri Şefik Efendi’nin yandaki divani yazısıdır. Hz. İbrahim ile Cebrail (A.s) ve diğer melekler arasındaki konuşmayı anlatan divan hattıyla yazılmış bu levhada mealen:
‘’Mülkün ve melekutun sahibine sığındım. İzzet azamet, Kibriya ve ceberrutun sahibine sımsıkı sarıldım. O; Hayy (diri canlı olan) Allah’a tevekkül ettim. O’na ne uykulama ne de ölüm gelir. Seni tesbih ve takdis ve tenzih ederim. Sen bizim Rabb’imizsin melekler ve ruhun da Rabb’isin. Sen bir olan Allah’sın ve Senin ortağın yoktur.’’ meleklerin göğe yükselişini tasvir eder şekilde yazılmıştır. Bu şekilde yazılmasının da bir sebebi vardır. Hz. Peygamber(sav) burada olduğu gibi Allah’ı öven ibareleri sahabelerden duyduğunda şunları söylemiştir.“ Bu kelimelere şaşırdım. Çünkü gök kapıları bu kelimelere karşı açıldı.” dediği rivayet edilmiştir.

Doğu kapısının hemen yanında yer alan küçük levhada üç taraftan bakıldığında farklı görüntüler sergileyen sülüs yazılar vardır. Karşıdan bakınca Allah-Muhammed, sağdan bakınca Ebubekir-Ömer, soldan bakınca da Osman-Ali olarak okunmaktadır. Camiyi ziyaret ettiğinizde mutlaka bakmanızı tavsiye ederim.

Yazıda müsenna (yansımalı) olarak “nurun ala nur” yazılmış, üst kısımda oluşan boşluğa ise ayetin devamı yani “yehdillahulinurihi men yeşa’” yazılmıştır.
‘’Allah dilediğini nuruna eriştirir.‘’

Hünkâr mahfelinde acaba hangi Osmanlı padişahları namaz kıldı diye düşündükten sonra, mahfelin yanında en güzel levhalardan biri olan, altın harflerle, Osmanlı’nın son dönem padişahlarından II. Mahmud tarafından yazılmış yazıyı görüyoruz:
“Veizâ hakemtüm beyne’n-nâsi en tahkümû bi’l-adli”
“Allah, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”

(Nisa suresi, 58) yazmaktadır.

Hac Suresi’nin 27. Ayeti yazmaktadır:
‘’Min Küllü Fevcin Amik.’’
‘’İnsanlar arasında haccı ilan et, gerek yaya gerek uzun yollardan yorgun develer üstünde sana gelsinler”

En üstte: Kalellahu Teala, Azze ve Celle yücelik sahibi Allahüteala buyurdu.
Ortada: Şehidallahu ennehu la ilahe illa hüve velmelaiketi ve ulul ilmi kaimen bil kısti la ilahe illa güvel azizül hakim:
”Allahüteala kendinden başka ilah olmadığına şehitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de adaletle kaim oldular. Ondan başka ilah yoktur ve o yücedir, hükmedendir.‘’
ayeti yazmaktadır. Altta: Müsenna (yansımalı-simetrik) şekilde besmele yazmaktadır.

Doğu kapısından girişte sağda bulunan levhada Rad Suresinden alınmış bir ayet geçer:
‘’Ela bi zikrillahi tatmeinnül kulub.’’
‘’Dikkat edin, kalpler yalnız Allah’ın zikriyle mutmain olur.’’

Kalplerimizin suküneti için hatırlamamız gereken bir ayet hakikaten.

Ulucami’deki belli başlı hat eserlerinden olabildiğince bahsetmeye çalıştım. Camide çok daha fazla hat eseri var hem onları bizatihi görmek hem caminin manevi havasından istifade etmek için UluSİHAT ekibi olarak hepinizi Bursa’da misafir etmekten memnuniyet duyarız. Sözlerimi Üftade Hazretlerinin Ulucami için yazmış olduğu ve camide hat sanatıyla yazılı olan beyitlerle bitirmek istiyorum.
Yâ Câmi’ul Kebir veya mecmaü’l-Kibâr Tuba li men yezûrüke fil leyli ven nehâr.
‘’Ey büyük camii veya ey büyüklerin toplandığı yer
Seni gece ve gündüz ziyaret edenlere müjdeler olsun.’’

Rümeysa ARSLANTAŞ

Kaynakça:

  • http://www.bursaulucamii.com/ic-foto.html
  • https://sehirmedya.com/kultur-sanat/ulucamideki-essiz-hatlar-h70725.html
  • http://www.ibrahimaybek.com/index.php/2016/11/12/bursa-ulu-camii-hat-yazilari/
  • Bir Hüsni Hat Sergisi-Ulucami kitabı /Zafer İhtiyar

Bir Haykırış: Mavi Kelebekler

Bir rivayete göre kendisine şanlı fetih nasip olacak Fatih Sultan Mehmet Bosna seferindedir. Yıl 1463. Başarıları dünyaya nam salacak olan padişah Bosna’yı Osmanlı topraklarına katmakta azimlidir. Gelin görün ki şehir tüm kuşatmalara rağmen teslim olmamakta ısrarlıdır. Gece olur, her şey karanlığa teslim olmuştur. Padişah çadırında istirahate çekilir. Uykuya dalar, rüya görür. Rüyasında ümmetin güzel sevgilisi Hz. Peygamber’i (s. a. v.), ikinin ikincisi Hz. Ebu Bekir’i, Zin-nureyn sıfatlı Hz. Osman’ı ve Allah’ın Kılıcı Hz. Ali’yi görmüştür. Tan yeri ağarınca hocasının yanına gider. Hocası rüyasını şöyle yorumlamıştır: Hz. Peygamber’i(s. a. v) görmen Bosna’da her daim Müslümanlığın var olacağına işarettir. Hz. Ebu Bekir’i görmen Bosna’da her daim sadakatli insanların var olacağına işarettir. Hz. Osman efendimiz ilme işarettir. Bosna‘da her daim alim insanların yetişeceğini gösterir. Hz. Ali cengaverliği temsil eder. Bosna’da savaşçı insanlar yetişecek ve bu topraklarda savaş her daim var olacaktır. Dört halifeden üçünü görüp Hz. Ömer’i görmemen ise bu topraklarda adaletin sağlanmayacağına işarettir. Bu rivayeti bütün benliğimle reddedebilmek isterdim. Bosna’da adaletin var olduğunu savunmak en büyük arzumdu.

Bosna, nehirlerin çevresini kuşattığı şehir.  Bir zamanlar her dinden halkın huzurla yaşadığı yer. Avrupa’nın Kudüs’ ü. Elbette Hz. Ömer’siz bir Kudüs eksikti. Adalet binlerce masumun katledildiği nehirlerde boğulup gitmişti. Adaleti tekrar diriltme görevi Aliya’ya düşmüştü. ”Sırplar bize ne yaptıysa onlara aynısını yapalım.” diyen askerine “Sırplar bizim öğretmenimiz değil.” diyecekti. Biliyordu ki tek ve mutlak öğretmen el-Alim olan Allah’tı. ”Savaşta bile olsak inançlı birer Müslüman olarak Kitap ne emrediyorsa ona göre davranmak zorundaydık, öyle de davrandık.” diyen birine nasip olacaktı elbette Müslüman halka önderlik etmek. Güçlüyken de güçsüzken de düşmanın yaptığı yanlışları ilke edinmemekti zafer. Aliya halkına “Unutmayın!” dedi “Unutulan soykırım tekrarlanır.” Beyaz “Hafıza“ çiçekleri katliamın unutulmaması içindi. Mavi kelebekler ise katliamı Batı’nın sağır kulaklarına haykırmak için. Üstü toprakla örtülmeye çalışılan toplu mezarları bir bir belirledi mavi kelebekler. Onlar yeryüzünde çoğu insanın yapamadığını yapmıştı. Yapılan zulmü gözler önüne sermişti. Zulmü engellemek ellerinden gelmemişti fakat kulakları sağır eden bir sessizliğe de kapılmamışlardı. Mavi kelebekler gibi olmalıydı insan, başka türlüsüne insan demeye dilim varmıyordu. Zulme karşı sessiz kalınmamalıydı. “Haksızlığa karşı susan dilsiz şeytandır.” demişti Hz. Ali. Bu yüzyılın insanı lal olmuştu. Zulüm dört bir yanda baş gösteriyordu. Kudüs, Suriye, Doğu Türkistan…Buralar mavi kelebeklerin istilasına uğramalıydı. Tek tek tüm kulaklara insanlığın selasını vermeliydi, ”İnsanlık öldü!” diye. Sahi mavi kelebekler neredeydi, neden yoktular savaşın kol gezdiği coğrafyalarda? Ya tek başlarına haksızlığa karşı durmaktan yorulmuş olmalıydılar ya da insanlığın haksızlıkları görmesini bekleyip belireceklerdi. Haksızlıklara göğüs gerenlerin yorulup, pes ettiği olmamıştı. Anlaşılan insanların haksızlıkları görüp ses çıkarmasını bekliyorlardı. Umarım sonsuza kadar beklemek zorunda kalmazlardı.

ESRA HALICI – RTEÜ SİHAT

BioNTech, Sinovac, SputnikV..

Bir yıldan fazla zamandır hem ülkemizde hem de diğer ülkelerde bir yandan salgınla mücadele edilirken bir yandan da hızla aşılar geliştirilmeye başlandı. Dünyanın çeşitli merkezlerinde bilim insanları birçok farklı yöntemle aşı çalışmalarına başladı ve hepsinin nihai amacı vücudun bağışıklık sistemine virüsü tanıtmak ve böylece vücutta antikor oluşumunu sağlamak. Bu antikor cevabını sağlamak için bilim insanları aşıyı tasarlarken üç temel yaklaşımı kullandı:

  • Virüsün kendisini kullanmak (inaktif aşılar ve canlı atanue aşılar)
  • Bağışıklık sistemini tetikleyen ya da sadece belirli proteinleri yapmak için talimatlar veren kısımlarını kullanmak (protein temelli aşılar, viral vektör aşıları)
  • Virüsün genetik materyalini kullanmak (mRNA aşıları)

Dünyada hâlihazırda 273 aşı adayı var ancak bunlardan 12 tanesi Faz III aşaması bitmiş/ bitmek üzere olan ve ruhsat almaya en yakın olanlar arasında. Aşı tiplerine geçmeden önce birçok aşı karşıtının kafa karışıklığı yaratmak ve aşının güvenilirliğini azaltmak için başvurduğu ‘’ama hala faz çalışmaları tamamlanmamış ’’ ifadesindeki faz terimin irdelemek istiyorum.

                  Aşı geliştirmek için her aşının sırasıyla beş fazdan geçmesi gerekir. Preklinik fazda aşı olmaya aday kimyasal molekülün belirlendiği insan gönüllülerde denemeler yapılmadan önce laboratuvar koşullarında hayvan deneyleri yapıldığı fazdır. Aşı formülasyonunun hazırlanması, in vivo ve in vitro deneyleri kapsayan bu fazda etkene (antijene) verilen bağışıklık yanıtı araştırılır. Etkin hücresel ve humoral bağışıklık oluşturan, güvenilirliği kanıtlanmış aşılar faz I, faz II, faz III klinik   çalışamalarına  geçer.                  Aşının       farmokokinetik özellikleri, toksisitesi, biyoyararlanımı gibi güvenilirliğinin sorgulandığı faz Faz I’dir. Faz II’de ise aşının klinik etkinliği birçok insan üzerinde araştırılarak aşının güvenliği sağlanır. Ana amacı aşının etkinliğinin kanıtlanması ve yan etkilerinin izlenmesi olan Faz III’te önceki aşamaları geçen aşılar çok daha fazla sayıda insana uygulanarak plasebo kontrollü karşılaştırmalı çalışmalara devam edilir. Faz IV’te ise aşı ruhsatlanır ve kullanımı için piyasaya sürülür. Ruhsatlandırma, hedeflenen başarı oranlarını yakalamış “güvenli” ve “etkin” aşılar piyasaya sürülmeden önce o ülkenin yetkili kurumunca yapılır. Her ülke kendi onay kurumuna karşı sorumludur. Türkiye’de bir aşının piyasaya sürülüp kullanılmaya başlanması için Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu(TİTCK)’nun onayını alması gerekir. Ruhsatlandırma süreleri normal koşullarda aylar hatta yıllar süren araştırma sonuçlarının detaylı incelenmesi ile tamamlanan bir süreçtir ancak pandemi, KBNR tehditleri ve biyoterorizm önlemleri gibi olağanüstü durumlarda uzun süren ruhsatlandırma süreçlerindeki gecikmenin halk sağlığına olumsuz etki yapabileceği öngörüldüğünden farklı ülkeler kendi toplumları için acil kullanım izini olarak bazı kolaylaştırıcı ve hızlandırıcı yasal düzenlemeleri kabul etmişlerdir. Ülkemizde BioNTech ve Sinovac aşıları ruhsat almış bulunmakta ve Sputnik V için de çalışmalar sürmektedir. Şimdi bu aşıları inceleyelim:

BioNTech :

Alman Biontech Şirketi, New York merkezli Pfizer ve Çinli ilaç üreticisi Fosun Pharma ile bir mRNA aşısı geliştirmek için işbirliğine girdi. mRNA aşısı kavramı bilim dünyasına 1990lı yıllarda girdi. Burada immün cevabı oluşturmak için geleneksel yöntemlerde yapılan virüsün zayıflatılmış veya ölü halini vermek yerine virüse taç (corona) görünümünü veren spike proteinini kodlayan mRNA bölgesi alınarak işe başlanıyor. Labaratuvar şartlarında sentetik olarak üretilen bu mRNA bölgesini enjekte edildiği kişinin hücreleri, bu genetik kodu kullanarak Spike proteini üretir ve bağışıklık sistemi bu proteinlere karşı hızla SARS-cov-2’ye karşı antikorlar ve virüse yanıt veren T hücreleri olarak adlandırılan bağışıklık hücreleri üretmeye başlar. Böylece normalde virüs spike proteiniyle vücut hücrelerimize tutunurken, bu aşı sayesinde immün yanıt hızla oluşabiliyor.

BioNTech ve Amerika menşeili Moderna aşısı bu teknoloji ile üretilmiştir. Bu aşıların en önemli avantajları hızlı bir şekilde üretilebilmeleridir. En büyük dezavantajı ise aşının saklanma koşulları. mRNA teknolojisiyle üretilen özellikle BioNTech aşısı soğuk zincir reaksiyonunun bozulmaması için -70°C’lere varan sıcaklıklarda saklanmalı. Aşağıda Harvard üniversitesinin hazırladığı videoda aşının çalışma şekli kısa bir animasyonla anlatılmış: www.youtube.com/watch?v=TbaCxIJ_VP4

Aşılama sonrası yan etkilere gelirsek genellikle yorgunluk, baş ağrısı, ateş, titreme, kas/eklem ağrısı, aşı uygulanan bölgede ağrı/kızarıklık/şişlik görülebilir. Çok düşük bir ihtimal de olsa tüm mRNA aşısı olanların içinden %2.2 oranında alerji gelişimi, %0.025 oranındaysa anaflaksi gelişmiştir. Anaflaktik şok geçiren kişilerin çoğunluğunda geçmişte alerji veya anaflaksi öyküsü vardır. Bu nedenle alerji öyküsü olan bireyler farklı aşılara yönelebilir.

mRNA aşıları genetiğimizi değiştirir mi?

Sosyal medyada mRNA aşılarının DNA’ya girerek insanın genetik yapısında değişimlere neden olduğuyla ilgili bir iddia bulunmakta. Ancak mRNA çekirdek zarını geçemediği için DNA dizisine ulaşması mümkün değildir. mRNA’ nın insan genomuna entegrasyon riski yoktur. İnsanlarda genom, hücrenin çekirdeğinde bulunur. mRNA sadece sitoplazmaya girebilir. Girdikten sonra, antijenin üretilmesini sağlar ve sonrasında parçalanır. mRNA, bir “gen parçası” değildir; dolayısıyl genoma girip de burada herhangi bir değişim yaratamaz. Konuyla ilgili Almanya’daki Paul-Ehrlich Federal Aşı ve Biyotıp Enstitüsü web sitesinde şöyle deniyor: RNA’nın DNA’ya entegrasyonu, başka birçok faktör olmakla birlikte, farklı kimyasal yapılar nedeniyle mümkün değildir. Ayrıca, aşılamadan sonra vücut hücreleri tarafından entegre edilen mRNA’nın, DNA’ya dönüştürüleceğine dair hiçbir kanıt da yok.” Dolayısıyla bu iddia asılsızdır.

RNA aşısı kanser yapar mı?

Konuyla ilgili bir diğer spekülasyonsa mRNA’ nın genomumuza girerek değişimler yaparak kanser oluşturacağı iddiası. Yukarda belirttiğimiz gibi RNA frajil bir yapıdadır ve çekirdek zarına giremez, sitoplazmada kalır. Bu iddia da asılsızdır.

Sinovac:

Çinli Sinovac firması tarafından geleneksel yöntemlerle üretilen Coronavac aşısı çocuk felci ve grip aşıları gibi, inaktif bir aşıdır. İnaktive (enfekte etme yeteneğini yitirmiş) SARSCoV2’yi insan vücuduna doğrudan enjekte ederek vücutta virüse karşı antikor üretiminin oluşumu sağlanır. Bu aşı güvenli olmakla birlikte üretim aşaması zordur.

Şu ana kadar yapılan çalışmalarda Sinovac’ın ağır hasta ve hastaneye yatış oranını neredeyse tamamen ortadan kaldırdığı görüldü. Ayrıca en önemli avantajı ise yıllardır kullanılan geleneksel yöntemlerle üretildiği için iyi güvenlik profili ve BioNTech’in aksine buzdolabında saklanabilmesi. Türkiye’de yapılan faz III çalışmasının ara değerlendirme sonuçlarına göre aşının etkinliği %91,25 olarak tespit edilmiştir.

Peki her iki aşı da neden iki doz yapılıyor?

Coronavirüse karşı üretilen tüm aşıların iki doz yapılması önerilmektedir. Çünkü ilk dozda antikor cevabı oluşturulmaya başlanırken ikinci dozda antikor cevabının düşmeden uzun süre immün yanıtın devam etmesi amaçlanır. Bu yüzden ilk dozdan ortalama 14-28 gün sonrasında ikinci doz aşının yapılması önemlidir.

                         Halk arasında aşılarla ilgili bir başka endişe ise aşının sağlıklı insanları covid yapacağı iddiası. Bu iddia da tamamen asılsızdır. Onaylanmış veya önerilen hiçbir Covid-19 aşısı, hastalığa sebep olan canlı virüsü içermez. Bunun anlamı, Covid-19 aşısı sizi Covid-19 hastası         yapamaz. Zaten temelde bu aşıların üretilme amacı hastalığı önlemektir.

Sputnik V:

Grip benzeri hastalık yapan bir virüsün (adenovirüs) vektör olarak kullanılarak genetik müdahale sonrası coronavirüs proteini ile desteklenerek insanda bağışıklık oluşturması amaçlanır. Bu viral vektör aşıları; Zika, Chikungunya gibi viral hastalıklara karşı uzun bir süredir faz III aşamasındaydı. Rus menşeili Sputnik aşısı ve Oxford Üniversitesi’nin ürettiği Astra-Zeneca aşısı bu sistemle çalışır. Aşıların içindeki mikroorganizmalar (adenovirüs vb) canlı olmakla birlikte, güçsüzleştirildiklerinden dolayı insanlarda hastalık yapamazlar. Bu viral vektör aşılarının iki tipi vardır. Hücreler içinde çoğalabilenler ve anahtar genleri devre dışı bırakıldığı için çoğalamayanlar. Sputnik V aşısı çoğalamayan viral vektör aşısıdır taşıyıcı virüsün kendisini kopyalamasını sağlayan genetik kodu pasifleştirilir ve böylece vektör virüs hücre içinde çoğalamaz. Uzun süreli bağışıklık için aşının tekrarlanması gerekir. Bu aşıların dezavantajı ise hâlihazırdaki bağışıklık sisteminin bu vektörleri tanıyabilmesi. Yani vücudun antijene değil de doğrudan vektöre tepki vermesiyle sonuçlanabiliyor. Bu da aşının etkinliğini düşürebiliyor.

Şu an ülkemizde ruhsatlandırması yapılan/yapılmakta olan aşılar bunlar. Birbirinden farklı teknolojilerde üretilmiş olsalar da finalde hepsinin yaptığı: antikor cevabı oluşturmak. Ülkemizde de birçok merkezde aşı çalışmalarında ciddi yol alınmış durumda. Bunlardan Ankara Üniversitesi’nde çalışmalarına devam edilen ve heyecanla takip ettiğim adenovirüs tabanlı prototip koronovirüs aşı üretimi projesinde Prof. Dr. Hakan Akbulut ve ekibi SARS-CoV-2 spike proteinini kodlayan gen parçalarını insan tip5 adenovirüsü DNA’sına rekombinant tekniklerle yerleştirilmesiyle oluşan canlı bir viral vektör aşısı tasarladılar. Ayrıca birçok farklı üniversitemizde de inaktif, protein temelli ve mRNA aşı çalışmalarına devam edilmekte. Umarım yapılan tüm bu çalışmalar sonuç verir; pandemi ve koronavirüs kelimeleri tarihin tozlu sayfalarında kaybolur.

Sözlerimi bitirirken maske-mesafe tedbirleri virüse maruz kalma ve virüsü diğer insanlara yayma riskimizi azaltsa da kesin çözüm olmadığını, hangi teknolojiyle üretilmiş olursa olsun salgını durdurmak ve eski normalimize dönmek için elimizdeki en güçlü silahın aşı olduğunu hatırlatmak istiyorum.

Rümeysa ARSLANTAŞ

Kaynakça:

İçimizdeki Yahudiyi Öldürmek

   Aslında nicedir mazlum coğrafyalarla ilgili bir yazı serisine başlamaya niyetim vardı. Ama bir türlü hangi coğrafyadan başlamam gerektiğine karar veremiyordum. Nasipte Filistin ile başlangıç yapmak varmış.

   Malum geçtiğimiz ay Ramazan ayıydı ve her sene özellikle bu ayda İsrail’in zulmü artar Müslümanların Mescid-i Aksaya girmeleri yasaklanır, hakları gasp edilir hatta daha da ileri gidilip masum sivil halka ateş açılır. Bunlarla ilgili haberleri izleriz, kınarız, lanetleriz ve daha sonra hiçbir şey yokmuş gibi hayatımıza geri döneriz. Çoğumuz doğal olarak şunu der “Ne yapabiliriz ki, biz öğrenciyiz gücümüz neye yeter?’’ Doğru ama belli ki kınamak ya da boykot etmek yetmiyor. Kendimi bildim bileli çevremde İsrail kınanıyor, malları boykot ediliyor, herkes kendi çapında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Yanlış anlaşılmasın elbette bu da bir mesajdır, başkaldırıdır ve çok kıymetlidir. Ama sanki biz meseleye çok basit yaklaşıyoruz. Yok saymak, silip atmak, harcamak çok kolay. Mühim olan gerçeklerden kaçarak değil, dimdik durarak kazanabilmek bence. Mesela hepimiz için en doğru örnek olan Peygamber efendimizin Medine pazarını elinde tutan Yahudilere karşı tavrı boykot olmamış. Müslümanlara da kendi pazarlarını kurmayı emretmiş yani alternatif üretmiş. Bu örnekten hareketle biz de kendi seçeneklerimizi üretebilmeli, karşı duracaksak böyle durmalıyız diye düşünüyorum. Hadi her şeyi bir kenara bırakalım, gücümüz ekonomiyi, düzenin çarklarını değiştirmeye yetmiyor diyelim o halde kendimizden başlayalım biz de. İçimizdeki yahudiyi öldürelim mesela. Hadi dönüp kendimize bakalım. Yahudiler gibi mala, mülke, dünya hayatına düşkün müyüz? Ya da gerçekten liyakatli miyiz, hak edene hak ettiğini veriyor muyuz, yoksa kendi çıkarlarımız için başkasının hakkını gasp ediyor muyuz? Toprak için zulmeden İsrail’i kınarken, en basit makam mevki için bile bir başkasına zulmediyor muyuz? “Küçücük çocuğa nasıl yapılır bu ya, vicdana merhamete sığar mı?” derken bize yapılan en ufak bir hataya ne kadar merhamet gösteriyoruz? Kulağa basit geliyor ama dönüp kendimize baktığımızda o eleştirdiğimiz yahudilere ne kadar benziyoruz hiç düşündük mü gerçekten?  Belki de bizim sınavımız da budur içimizdeki yahudiyi öldürmektir. Her gün okuduğumuz o fatihaların sonunda Yahudilerin yolundan gitmeyi istemediğimizi belirtiyorsak ona göre davranmalıyız. Hatta İsrail’in fikir babası Theodor Herzl Hatıralar adlı kitabında ilk İsrail bayrağını tasarladığında bayrağın üstünde 7 yıldız olması gerektiğini belirtmiş. Böylece Yahudiler bayraklarına her baktıklarında her gün en az 7 saat çalışmaları gerektiğini hatırlayacaklarmış. Allah aşkına kaçımız kınadığımız İsrail’in önüne geçebilmek için her gün hakkını vererek en az 7 saat çalışıyoruz? Kınamak öyle sadece dille olmaz duruşumuzla, çalışmalarımızla, yüreğimizle, davranışlarımızla da kınadıklarımızdan ayrılmalıyız diye düşünüyorum.

   Unutmayalım ki Allah zaten nurunu tamamlayacaktır bize düşen görevimizi hakkıyla yerine getirmek ve yolda olmak. En nihayetinde zafer Allah’ındır, biz seferden sorumluyuz.

    Son olarak insanın düşmanını iyi tanıması gerektiğini düşünerek bir kitap önerisinde bulunmak istiyorum. Theodor Herzl’in İsrail devletinin kuruluşundaki çabalarını, hatıralarını bizzat kendi ağzından anlattığı bir kitap: Siyonizm’in ve İsrail’in kurucusu Theodor Herzl Hatıralar ve Sultan Abdülhamid.

                                                                                                                                     Senanur ARGIN

Sıla

Sarıldı mor atkısına. Yüzüne değen ve gözünü açamadığı her damlada daha çok sokuldu. Gözlerini de yere indirdi her zamanki gibi. İşte şimdi dünyasında, daha korunaklıydı.Gökyüzü mavinin o en dingin tonundaydı ve kızılla boyanmıştı. Etraf içinin sesini daha iyi duyabilsin diye biraz gürültülüydü bugün.

Devamını Oku

Ruh ve Çamur

“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

Zübde, öz demektir. Bir şeyin en kıymetli varlığı. Tek başına, geri kalan her şey hiç olsa da yeten, varlığın üzerindeki tüm perdeler kaldırıldığında ulaşılan. İnsan kâinatın özü kılındı, onun özü ise kurutulmuş çamur ve Allah’ın ruhundan esintiler. Beden ve ruhla bir bütün olarak yaratıldı insan. Âlemler dürüldüğünde, kalan işte bu gerçek olacak. Her beden bunun üzerinden sınanmak üzere ruhla dirildi. Âdem bir bütün halinde Dünya’nın, yani diğer âlemlerin oyuncağı olan bu maddi varlık âleminin en şereflisi oldu. Eğer beden ruhla değerli kılınmazsa sahibini aşağıların aşağısına koyar. Çünkü beden Dünya’ya aittir. Burada değerlidir ama imanımız o ki ahirette yaşayan ruhtur. Madde gelip geçici görülen bir rüyadır. Yerin birkaç metre altındaki karanlık bir mezarda aniden uyanılır bu rüyadan. İlkin can bulduğunuz toprak bile ruhsuz bedeni çürütmeyi kollar. İnsanı şerefli kılan, uğruna cennette köşkler kurduran şey özünü bilmektir.

Devamını Oku

Ye Kürküm Ye

Düşüncelerini toparlayamıyordu. Daha fazla duramadı ayakta ve sandalyeye yığıldı. Etrafına bakındı, pencereden süzülen ay ışığı odayı aydınlatıyordu. Oda küçüktü, köşede bir yer yatağı hemen yanında çürümüş tahta parçalarının zorla benzemeye çalıştığı dolap duruyordu. Odanın küçüklüğü şaşırttı onu tekrar, başka eşya olup olmadığına bakındı. Üzerine oturduğu sandalye tam pencerenin önündeydi. Tam karşısında ortasından aşağıya doğru bir yarık uzanan kapı vardı. Sonra gözleri yavaşça aşağı kaydı ve üzerinde dağılmış bir kâğıt yığını olan masayı gördü. Yüzünün yandığını fark etti o an. Panikle elini yüzüne götürdü. İlk çıktığında yüzünü yakan bir sıcaklığı olsa da çok geçmeden soğuyordu gözyaşları. Yüzünde donduğunu hayal etti buruk bir gülümsemeyle ve yatağa geçti.

Devamını Oku

Adım Atmadan Önce

“Dünyaya geldiğimiz günden daha anlamlıdır neden dünyaya geldiğimizi anladığımız gün.”

-Mecit Ömür Öztürk

Devamını Oku

Arayışın Patikası

Tedirginliğimi belli etmeyerek hızlıca kapıdan dışarı attım kendimi. Bir an önce bu baş döndürücü mekândan çıkabilmek için gözlerimle ayakkabılarımı aramaya başladım. Kendimi Üsküdar’ın o bol rüzgârlı ve bir o kadar göz kamaştırıcı sahiline bırakmak istiyordum sadece.

Devamını Oku

Üslubumuz Kadarız

Yeni birileriyle tanışmayı çok seviyorum. Tanıştığım her insanda kendimi keşfediyor gibi hissediyorum çünkü. Bu biraz da karşılaştığım tavra göre nasıl biri olmak istediğimi veya istemediğimi anlama yolculuğum galiba benim. Şu sıralar “… biri olmak istemiyorum “ listeme yeni bir madde ekledim: Üslubu kötü biri olmak istemiyorum. Bulunduğumuz yeri güzelleştirme çabası içinde olmamız gerektiğine inanıyorum. Fark ettim ki bir yeri güzel yapan şey, karşılaştığımız insanların bize karşı olan üslubuymuş. Hayata biraz daha karışmaya başladığımı hissettiğim şu dönemde, daha iyi anlıyorum; insanın halini, neşesini, şevkini çok etkileyen bir kavrammış üslup. Bu farkındalıktan sonra üslubun sosyal hayatımızdaki yeri üzerine düşünmeye başladım, bu kavramı anlamaya çalıştım.

Devamını Oku
« Older posts